okurun başına dert olur bazen de okur edebiyatın başına bela olur, buna palimpsest diyoruz ya da metinlerarasılık olmadı deneysel okuma; ne olmaya çalıştıysa o, onu yeniden ortaya çıkarmak. her şey bi yeniden yorumlamaysa bu daha dürüst, daha olasılıklı okumayı içeriyor ve kaçınılmaz olarak bağlantısallığı. şimdi böyle birbirine karışır gibi oldu ama karışmadı tabii
geçtiğimiz yıl çok iyi sinema filmleri izledim ve kitaplar okudum. hatırlarsanız geçen sene mart ayında 1984 romanı hakkında konuşmuştuk. neredeyse 1 yıl olacak. sonrasında bilim kurgu türüne özellikle distopyaya kayan ikinci okuma listesi doğal olarak oluştu. türde okuduğum hemen her kitap yevgeni zamyatin’in {biz} romanı ile ilişkileniyordu
zamyatin edebiyat dünyasında distopya bilincini icat eden yazar olarak biliniyor. {biz}, orwell’dan huxley’e ray bradbury’den philip k. dick’e ve hatta kafka’ya kadar <mantığın kabusa dönüşmesi bağlamında distopya> daha pek çok yazarın anlatılarında temel aldıkları bir roman. yazar lenin iktidarı sona ermeden kısa süre önce yazıyor biz’i. le guin, “ruhtaki stalin” derken zamyatin’in sessiz ve derinden ilerleyen stalin yükselişini sezdiğini söylüyor
biz, tek devlet yönetiminin hüküm sürdüğü dünyada kişisel hikayeyi hastalık olarak gören bir zamir hikayesi. [ideal insan] tanımını [zihinsel yaş biyolojik yaşın yarısıdır] şeklinde formüle ediyor ve bunun için rutinde zihinsel budama işlemi gerçekleşiyor. düzenlerine o kadar hayranlar ki tek devletin matematik mutluluğunu evrendeki diğer varlıklara ihraç etmek için bir yandan da integral uzay gemisi projesini yürütüyorlar
biz, bugünleri 1920’lerde öngören incelikli detaylara sahip o yüzden eleştirmenler tarafından roman/etik uyarı metni olarak değerlendiriliyor. zamyatin sert zeminde şahane sıçramış <totalitarizmin totalitarizm olduğu yıllar> bi umut vermiyor, bir rahatlama sunmuyor ama bitirdiğinizde okumamış olmayı istemezsiniz
diğer taraftan öngörüde bulunmak tarihte hiç bugünkü kadar kolay olmadı fakat distopya ancak fark edildiğinde distopyadır. davranışlarımızı ölçülebilir kılan ve tutan tüm kandırmacalar; sapmanın algoritma ile tamamen içerden kontrol edilmeye çalışıldığı bir dönemde yerini yumuşak totalitarizme bırakıyor. denetim dışardan değil bireyin kendinden geliyor buna, le guin yaşasaydı, ruhtaki algoritma derdi herhalde
geçenlerde camus’nün yabancı romanının sinema uyarlamasını izledim. françois ozon’un siyah beyaz sinematografi tercihi bana meursault ile neo hattının ne kadar öngörülebilir olduğunu düşündürdü. biz__matrix hattı ne kadar güçlü ise bu iki karakter arasında birbirlerine doğru hareket eden bir gerçekçilik olabileceği de bi o kadar mümkün çünkü penguene övgülü ağıt.. yani bu hayvanla ilgili daha ne kadar büyük laflar edilebilir ki? teknik olarak bir distopyanın içinde yaşadığımızı fark etmemize yarayan ruhsal pusulamız köreliyor olabilir mi
neo kırmızı ve mavi hapı birlikte yutsaydı <<açgözlülükten değil. neo, seçim yapabildiği için seçilmiş kişi. ama insanın beklenmedik anda tahmin edilemez hareketler yapabilme ihtimaline duyduğum inanç da var, tarih bize bunu anlatır>> sistemde bir anomali olarak görülürdü\camus’nün yabancısı meursault gibi. içsel olarak tutarlı ama dışardan baktığında tutarsız
camus neden meursault’nun kellesini istedi>> sadece yemek yerken gayrete geldiği için olabilir mi? affedilemez dürüstlük. camus kırmızı hapı tercih eden neo’yu tanısaydı asıl ona kurulurdu gibi geliyor neyse bu kadar dedikodu yeter ve ben çöpü atmaya çıkarım
İlk Yorumu Siz Yapın