“4 nisan 1984
geriye yaslandı. mutlak bir çaresizlik çöktü üzerine. bir kere tarihin 1984 olduğundan tam olarak emin değildi”
winston’ın sevgili günlüğü henüz tarih atma aşamasında ilk molasını alıyor. evet “orwell senin de amk”
kitabı bayramda tekrar okudum 1948 yılında öngörülerek yazılan olaylar bugün hâlâ devam ediyor. romanın sinir bozuculuğu sadece bu da değil orwell kullandığı dilin sadeliğindeki gerilimi sarkastik bir tavırla son sayfaya kadar sürdürüyor
pandemi zamanı hükümetle ana muhalefetin uyum içinde süren yaşantısını gördüğümde şaşırmıştım. birinin genelgeyle getirdiği bi uygulamadaki olası zafiyeti diğeri yerel yönetimler bazında aldığı bi kararla önlüyor falan. bu benim keyfiyete karşı duyduğum ilk ciddi şüphedir, bu sırada anayasal hakkını kullanmaya çalışan bir grup insanın ne cahilliği kaldı ne vatan hainliği. zaman uzadıkça insan olayı bakara suresine bağlamama şu kadar kaldı dediği bir aşamaya gelir o zaman “gözleri var görmezler kulakları var işitmezler”in bakara değil araf suresine ait olduğunu öğrenirsin
“orwell senin de amk” haklı bir çıkış çünkü romana ilk okumadan sonra yıllar içinde araya giren yeni okumalarla tekrarlayanlar için bir metinlerarasılık kası da eklenmiş oluyor. dostoyevski 1864 yılında 2×2 nin 4 etmesi çekilmez bir şeydir, küstahlıktır derken orwell distopyasında 2×2’nin nasıl 3 veya 5 ya da 7 edebileceğini engizisyona gönderme yaparak anlatır. erdal öz’ün yaralısın’ında da karşılaşıyoruz bu gerçekle burhan sönmez’in kuzey’inde de.
devam etmeyi sağlayan unsurlardan biri gerektiğinde yavaşlayabilmektir de, 2×2’nin dört ettiği kadar aşikar olan süreçlerde dahi herkesin kilidinin bir açılma seviyesi olduğuna inandım ve her aşamada taze güç iyidir, geç kalmak diye bir şey yoktur dedim. mesela o dönem işi ile tehdit edilen insanlar baskıya dayanamayınca vücut bütünlüğünde anayasal hakkını kullananların sayısı yükseleceğine (sesler giderek yükseliyordu çünkü) ya da sayı sabit kalacağına düşmeye başladı, kilit falan hikaye oldu. bugün de çevremizdekiler falan diyenlere bilmem farkında mıyız ama o iş pandemide görüldü zaten, sinir bozucu bir süreçti fakat yaşamamış olmayı tercih etmezdiniz
bir pratiğin plato evresi de sinir bozucu olabiliyor, bu bir protesto için de geçerli meditasyon içinde hatta fotoğraf üretirken de yaşanabiliyor. bazen bu noktaya çok hızlı geliniyor bazen öngörülen süreden de gecikiyor. o zaman o’brien’ın “yönetmek için gerçeklik duygusunu yolundan çıkartmak” olarak tarif ettiği bugün pikachu evresi olarak ifade edebileceğimiz simgelerin çalışma prensibine de dikkat etmek lazım, evet “orwell senin de amk”
peki bugün aşı karşıtları ne konuşuyor derseniz boykot hep vardı zaten pandemi zamanı da gündeme getirdikleri paris anlaşmasını konuşuyor. o masada şimdilik ben yokum ama bakıyorum.
paris’i 2016’da imzaladık, 2021’de mecliste onaylandı ve şubat’ta 353 milletvekilinin oyuyla iklim kanunu kabul edildi, bakanlığın yetkileri belirlendi. paris antlaşması süresi dolan kyoto protokolünün yerine geldi ve iklim değişikliği rejimini düzenlemeyi amaçlıyor. fakat öyle bir şey ki bu bir anahtar düşün ait olmadığı bir kilide de uyuyor ve başka bir kapıyı daha açıyor. ondan evvel 1 ocak’ta devreye giren elektirik tarifesindeki radikal yapısal değişiklik çoğumuzu şaşırttı, tüketim sınırı meskende 100 milyon kwh’den 5000 kwh’ye düşürüldü. küsüratın 2000 tl’ye yuvarlanması olayı. şimdi de 4000 kwh’ye indi kardeşim dese ne diyebilirsin? gündem her geçen gün katlanarak ilerliyor ama bu da dikkatimizi hak eden bir konu. bakamadığımız taraftan yükselen sorunların tecrübesi malum. o’brien aklı başında olmak kolay değildir, demişti winston’a 101 nolu odada. görüyorsunuz bir yanlış sözü yok