ekolu sesi ile kamboçya, bangladeş, beyrut ve filistin’de bir şeyler oluyor dediği yerdeyiz dünyada garip çok garip şeyler oluyor
mindfulness burada bir işe yarayamaz mıydı acaba?
yok artık, bunu ancak ronald purser sorabilir. kendisi mindfulness üzerine kitap makale falan yazıyor. purser’dan vesaire.org’da çevrilmiş bir içerik-yazısı vasıtasıyla haberim oldu. okuma süresi girişte 14 dk olarak belirtilmiş, bir makale için bu ciddi bir süre. ama yaklaşım hakkında fikir edinmek adına da makul.
ronald purser’ın iştahlı bir kalemi var. yani bu yeni bir antidepresan film tablet olsa hakkında böylesi anksiyetik bu hacimde bir metin hazırlanır mıydı? bu zamana kadar bana -al bak bu mindfulness, diye taktim edilmiş bir şey yok ama uyanıp başladığınız gün çok sıkışık çok güçlü bir yerden geldiğinde evet kısa bir süre için nefesimize odaklanmayı deneyebiliriz. bunu ben de biliyorum. özel bir ekipmana ihtiyaç duymadan hayatta olmanızın temelde kafi geldiği hemen o an neredeyseniz çalıştırabileceğiniz bir pratik ve lanet olsun işe de yarıyor.
yazar 5 sayıda aldığımız nefesi 10 sayıda geri verirsek kabaca 2. bir fransız devrimi olsun kurtuluş savaşı ya da
bunları yapmaya adam kalmayacağından endişe ediyor. zizek de benim gibi düşünüyor, diyor. sen zizek’e ne bakıyorsun o 2 gün sonra rahatlıkla şimdi başka düşünüyorum diyebilir, onun işi bu. ayrıca ılık limonlu suyun dahi zorbalandığı, ondan alacağımız faydaya bile göz konulduğu bir çağdayız. insan oluşumuza dört bir koldan savaş açıldı. savaş açanların da parmağının olduğu, az biraz işe yaradığı için şimdi olumsuz etkisi türetilen bu yöntemi (şüphe duymaktan kafamızda saç kalmayacak) zaten yeri geldiği anı fark ederek cebinden çıkarıp uygulayacak kaç kişi var? çalınan dikkat kitabını herkes aldı, bitirebilen birine rastladınız mı?
“odaklanmak stresi azaltabilir ama mindfulness radikal eylemleri teşvik etmek yerine neden böyle şeyler yapıyor. kabullenişe alan açıyor” diyor. çok pardon ama insanın stresten birkaç dakikalığına başını çıkarabilmesi az bir şey mi? ve ayrıca bu, mindfulness ın direkt radikal eylemleri desteklemek gibi bir amacı olmadığı için olabilir mi? kafadan radikal eylemlere dalmak için insanlık tarihinde etkisini kanıtlamış pek çok kavram yöntem var zaten.
mindfulness esas kadim bilgeliğe dönüşmesi gereken o niyete; değiştirebileceğim, değiştiremeyeceğim ve ikisini birbirinden ayırt edebilmeyi için alan açsaydı bak o zaman purser küreklere asılabilirdi. diğer bir açıdan mindfulness ın popülerliği 10 yıllık mevzu orta uzun vadede metropol insanı üzerinde etkileri henüz bilinmiyor çünkü zihni odaklamak zamanı da yavaşlatır, yavaşlayan insan kendisi ile karşılaşır ve sonra olaylar gelişir zaten, ronald purser’ın bu kadar kurulmasına lüzum yok.
vesaire.org’a bi göz atın, bültenine üye de olabilirsiniz güzel bir portal bence.
idi foto galerinin adı, baybay yaz oldu, sonra güle güle 44 hoş geldin 45 e dönüştü
evet bu yaz bu yaşandı bir yaş daha eklendi şükür
bu yaz kendime yaptığım iyiliklerden biri yoga pratiğime dönmek oldu. güç ve dayanıklılık antrenmanları ile kısalan kasları yoga uzatıyor ve kısmen bir denge sağlamak mümkün oluyor ama stüdyoda hâlâ kapalı vücutları temsilen bulunuyorum
kitap kulüpleri okuma kampı derken bol bol okudum bu sırada sağlıklı beslendim
kevin geldi, bir sokak kedisi kendisi gördüğünüz gibi safkan bir bengal tekiri belki ondan da bahsederim 🧿
öyle bir şey ki zihnim bir fermuar ve bir yanı benim bile içeriğine tam hakim olmadığım bir bilgelik taşıyormuş gibi dingin diğer yanın ise cinleri tepesinde fermuarı çekince oluşan bütünlükten ne bekleyebilirim bakıyorum şimdilik
aynı tabak değişiyor yok o da aynı yumurta sabit yoğurt alt favorim
kuru yoğurdu ve ızgara enginarı mutlaka deneyin
sayın bilgili, her vatandaşa bir tarihi eserin zimmetlenmesini önermiş. müthiş bir haber değil mi bu?
böylece tarihi bir çeşmenin üzerine, çevreye verdiğimiz geçici rahatsızlıktan dolayı özür dilerim falan yazmaya kalkmazlar, diyor.
şaka
insanımızın bir eserle birebir bağını kurabilirsek tahrip etmek bir yana bunları korumak için gönüllü bir yarışa girilecek, diyor.
bence de. mesela tünelden inen yoldaki laleli çeşme bana zimmetlense hayır bu büyük bi sorumluluk demem, geliyorum derim.
tatildeyken kesinlikle bir şezlong kitabı olmayan kuzey’i okudum. geçen dönem kitap kulübünden ekim ayına devrettiğimiz bir açılış kitabı oldu bu. yoğunduk yetişmedi. ben de yazın ilk fırsatta okumak istedim. katıldığım k.k. sayısı üç olunca bu plaj kitabı bu değil ayrımı da lükse kaçıyor. her şeyi her yerde okuyorum ve 600 sayfalık bir başka romanın kalan 3/2sini yol yaptığım 48 saat içinde arabada bitirmem gerekince kitabı tutup sayfa çevirirken işaret parmağımın kökünü burktum.
kuzey adı -bana şimdi ne anlatılacak? sorusunu da beraberinde getiriyor. roman için net bir ad değil. okudukça bunun bir tercih olduğunu anladım çünkü, hikaye tek ama çoklu anlatıcı var. bu da romanı derinlikli kılıyor; anlatıcı değiştikçe bakış açısı da değişiyor. bir kere daha hatırlıyoruz ki herkesin gerçeği farklı.
kuzey burada sırlı bir yer, yola düşülmese iyi olur olarak altı çiziliyor ama aslem’in babası bu yolda ölmüş.
o zaman oğlu da babasının başına neler geldiğini öğrenmek için kuzey yoluna çıkıyor. dedelerden ninelerden kalma bir efsane anlatıyor sanki yazar, masalsı bir dil kullanmış. hikaye içinde anlatıcılar çeşitlendikçe roman da varoluş gösterisine dönüşüyor. kuzey, okudukça büyüyen ilerledikçe kendini okura açan bir ilk roman. karakter sayısı fazla buna mahlas da eklenince ara verip devam etmeye pek müsait değil, bir kerede başlayıp bitirmek lazım.
son zamanlarda okuduğum romanların tesadüf edişleri kurgu kategorisinde yer alsa da bana bir zihin parçasına şahitlik ettiğimi düşündürüyor. çizgisel bir okuma yapmamız için yazılmamışlar. bu oldu, sonra bu, sonra bu ve sonra da bu…
bu değil. bir algılayışın, irdeleyişin içindeyim ve birden anlatı kişisinin sesinin içinden anlatıcı sesi yükseliyor.
kuzey’de yazarın işkenceyi betimleyişi mesela, sadece bu kısım yeşil renk kalemle yazılmış gibi yazarın kişisel tarihinden ayrı düşünülemez: “içinde ne taşıdığından çok, nasıl taşıdığın önemli değil mi?”
kuzey, paylaşımlarında alıntı yapmayı sevenler için henüz hâlâ keşfedilmemiş bir damar, yazarın “aklının en sağlam taşı”.
hafta sonu. burada her sene, ağustos ayının son haftası, koyun atlatma festivali düzenleniyor. büyük aşka saygı duruşu olarak adlandırılan bu festival aynı zamanda hayvan sevgisinin de bir göstergesi ve sekiz asırdır sürüyor.
festivalde sürü lideri koyunun sürünün diğer koyunları ile menderes ırmağının bir yakasından diğer yakasına geçişi çobanlar arasında yarıştırılıyor. sürü lideri koyunun süslenmesi de yarışmanın renkli bir yönü.
festival koyun olimpiyatı olarak bilinse de renkli görüntülerin sahipleri koyunlardan ziyade gömlek ceket suya atlayan çobanlar.
sürünün önünde çoban koşuyor, bir takım şifreli sesler çıkarıyor ki koyunlar atlayabilsin. öncesinde koyunlara tuz da yedirilse en coşkulu görüntüyü yine çobanlar veriyor.
başarıyla karşıya geçen koyununu tebrik için öpen çoban olduğu gibi tanınan süre dolduktan sonra atlayan koyununu teselli için öpen çoban da var. duygusal anlar yaşanıyor.
antrenmanı sessiz ve seyircisiz ortamda yapan koyunlar festivalde cümbüşün ortasında kalınca atlamaya pek niyet etmiyor. 34 yarışmacı sürüden temkinli olarak suya giren ve finale kalan 10 sürü oldu.
trt festivali canlı verdi ama mümkünse bir kere denizli’ye gidip yerinde izlemeli bence.
geçen gün akışta, mc donald’s da 2 orta halli menü 500 lira tutmuş. şaşkınlığın gündem değerinin sorgulanmasının abes olduğu fiyatlar seviyesine gelindi. türkiye enflasyonla yaşamaya alışkın bir ülkedir, klişesinde sınırı geçtik.
kdv oranında yapılan güncellemenin ardından fiyatlar hakkında konuşmayı bıraktım, her seferinde şaşırıyordum ve bu çok yorucuydu. 1 ürünün 2 yıl içinde 7 liradan 98 liraya ulaşan yolculuğuna bir insan daha ne kadar şaşırmalı? bu bende tc vatandaşı olarak otomatik açılan bir seviye oldu bir gün geldi fiyatı okuyorum, zihnim bunu proses ediyor ve direkt yapacaklarım ve yapmayacaklarım cinsinden paritesi falan derken bir bakmışım ki fiyatlar sadece bir önerme
şaka
ama bunun gibi bir şey
geçen gün bir tanıdık dedi ki aşağı dondurma yemeğe indim, sadece dondurma, her fiyat seviyesinde her yer dolu bu nasıl olabiliyor? ve dondurmanın külahı da 100 lira falan. hâlâ mutsuzlar ama dedim. neden? eskiden fiyatlar ne olursa olsun insanlar çıkar yemek yerdi ve derdik ki tc de fiyatlarda ne yaşanırsa yaşansın yemek sektörü çalışır falan. eski alışkanlıkla yine o umutsuzlukla çıkayım bir yemek yiyeyim bi kahve içeyim bari diyoruz ve bam! şimdi söze döküldüğünde anlam kaybına uğradı farkındalık ama travma böyle deneyimlerden biri işte. ilk defa bu, bu sefer ekstradan bir kaygıya dönüştü. çalışmıyor. toplum tarafından yapılıyor ama daha ne kadar yapılabileceği belirsiz. o zaman mc donald’s fişlerini masaya koyuyoruz.
bu anormal bir boyutta normal değil. anlaşılıyor mu? buna yeni bir kavrayış gerekiyor. ben bunu biliyorum iddiası değil ama bir yaklaşım olarak yeni bir yabancı ülkede yaşamaya başladığımızı düşünebiliriz. değişen tercihlerimizi yoksunluk saymadan bütçe oluşturmak ve gerçekten paramızı değecek doğru yerlere ödemek için -içsel kaynaklarımıza ulaşmayı deneyebiliriz (vav). fiyatlar onları bloke etmiş olsa bile.
çünkü iş bugün dışarıda yemek mi yemeliyim idefix de bekleyen sepeti mi ödemeliyim, noktasına geldi.
sonuçta fiyatlarla travmatize olan kişinin stabilizeökfgk neyse saçmalıyor oluşumu da hesaba katarsak bence çıkın bi kahve için