04 Ağustos 2008 / Pazartesi




Kalbimin Sarayları Senin....


Özlendiğimin farkındayım, ama yapacak bir şey yok. Nil bana eziyet etmekle meşguldü. 3000 km yol yapıp eve döndükten sonra Nil'e bir haller oldu. Yolda izde iyiydi aslında. Vardığımız illerde de öyle umduğum kadar saçmalamadı. Hava değişimlerinden etkilenmedi. Misal magma tabakasına kurulmuş Samsun'dan, beş saat sonra Şubat'ı yaşayan Yeşilce'ye vardığımızda bile sesini çıkarmadı. Yayla görücez, kekikle beslenmiş inek yiyicez diyerek tangır tungur Canik Dağları'nı aştık (ciddi ciddi bildiğin dağı geçtik), ona da ses çıkarmadı. Gel gör ki eve bi'döndük... Düne kadar gecede 1547 kez kalkıp memeye yapışarak beni bayıltmayı, gün içinde de toplamda 98 dakika uyuyarak Thriller'e yakışır bir Duygu Jackson inşaa etmeyi başardı. O kadar olmasa bile saçları ve kulakları olan pilli bir radyoya döndüğüm kesin. Bu huysuzluğunun sebebi diş de olabilir pek tabii. Nil 9 aylık ve 8 tane dişi var. Toyzzshop'da konuştuğum kadının dediği gibi "Çok kalsiyumu olmalı". Olabilir. Yumruğunu boğazına kadar sokmasından anladığım kadarı ile üst arka dişleri kaşınıyor. İnternetten baktım, şimdide 13. ayda çıkması gereken dişlere sıra geldi. Nedir bu acele ben anlamadım. Sanırım bu bağlılık onun da canını sıkmaya başlamış olmalı ki mememi kopararak bu duruma kesin bir çözüm getirmeye hazırlanıyor. Gene de "en kötüsü hangisi?" diye sorsan "sürekli ağlayarak uyanan bir bebek" derim. Bu alışkın olmadığım bir şey. Ama durumu fazla da abartmamak lazım, hayat iyi ve kötü olaylarla örülü vaziyetteyse eğer bu kötü bir olay değil. Bana güvenin; kötü olayın ne olduğunu çok iyi bilirim. Dün gecenin ise farkı neydi bilmiyorum. Saat 9'da yattı ve sabah 09:30'a kadar 2 kere uyandı. Sanırım işler yoluna girmeye başlıyor yavaş yavaş. İşte tüm bu koşuşturmanın içindeki iyi olay ise İstanbul'un havası. Merak etmeyin yaşlılar gibi havalardan bahsetmeye başlamayacağım. Ama ağustosun başında -gene- şubat olmaya çalışan bir nisan havasının taktir edilmesi gerekiyor. Bu yolculuk esnasında bir takım aklı başında insanların yazın üç ayını neden köyde geçirdiklerini anladım. Annem gitmeden önce telefonla konuştuğumda beni vazgeçirmeye çalıştı önce: "Burası 'soğuk' " dedi. Şehirler yanıyorken köyün biraz esintili olması normaldi. Fakat "Soğuk" dediğin ne olabilirdi ki? Genede eş dosttan bulabildiğim birkaç parça kalın eşyayı çantma attığım gibi yola koyuldum. Yeşilce'ye vardıktan birkaç dakika sonra (yarım saat bile değil) dişlerim birbirine çarpmaya başladı. Öyle bir soğuktan bahsediyorum size. Diş zıngırtan bir soğuk. İşte o zaman çantada ne varsa üst üste giymeye başladık. Eskiler köyü anlatırken der ya "Bir kıyafetimiz vardı, yatardık kalkardık onunla..." İşte aynen öyle. Bu zaten köydeyken yapılması en doğru hareket. Bir kere kendinizi kat kat ördükten sonra akşam olup yatağa girerken çıkarmak, "Hadi 'picama'mı giyeyim" Hello Kittyliğine yeltenmek mümkün değil. Saate bakarsın 22:00 olmuşsa cumburlop yatak; üzerinde ne varsa aynen öyle. Yatakta yatarken sana bakan biri sadece burnunun ucununu görebiliyorsa bu da en doğru biçimde örtündüğüne işaret eder. Öyle bir ayazdan bahsediyorum size, temmuzda. İstanbul'un bir avuntusu havası ise diğer avuntusu Tarkan konseri; bu akşam, Harbiye Açık Hava'da. Tüm evlat eziyetlerini ve 13. ay dişlerini unutmak için birebir: Sen ağlat ben severim seni.. Nil'in Dünyası'nda Bugün: Poşet Çıt Çıtı 4 Ağustos 2008 Pazartesi 15:15 Anasayfa